
Rampa Galerisi’ndeki sergisinde Ergin Çavuşoğlu’nun siyah-beyaz bir film işi var. Robert Bresson’un ‘Eşeğimiz Balthazar’ının bir özeti. Bresson’un Fransız kırsalında bir eşek üzerinden anlattığı, canlıların kaderi (ve kederi) hikâyesinin Anadolulu bir eşek üzerinden anlatılışı. Çavuşoğlu’nun Bresson’la aşık atma cüreti bir yana, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kasaba’ (1997) filmi olmasa, böyle bir film yapılmayabilirdi.
Ceylan kasabayı bir konu (şairane bir konu) olarak Türk sanatçılarının gündemine yeniden sokan en önemli, hatta belki de tek sanatçı. Ona gelinceye kadar, sinemamızda gitmesek de görmesek de bizim olan köyler vardı, ama (Atıf Yılmaz’ın ironik kasabaları dışında) ‘şehre- yakın- ama-şehir-olmayan- o yer’, yani kasaba pek yoktu. ‘Kasaba’, dublajındaki acemiliğe, hikâyesini farklı anlatmak istemesindeki olmamışlığa rağmen güzel imgeler barındırır. Esas problemi de budur; daha çok bir güzel fotoğraf gösterisi olması. (Ceylan’ın filmleri fotoğrafçı kahramanlar, fotoğrafçı arkadaşlarla sohbet sahneleri vb. ile dolar taşar.)
Ceylan’ın ikinci uzun metrajlı filmi ‘Mayıs Sıkıntısı’ (1999) ise, yönetmenin farklı hikâye arayışının başarılmış bir örneğidir. Bir önceki filmin, ‘Kasaba’nın çekiliş süreci çerçevesinde gelişen ‘Mayıs Sıkıntısı’, güzel fotoğrafları dolu ‘an’lara dönüştürür. Filmde alışılmış hikâye yoktur, ama kahramanlar kendi endişeleri, ‘hikâyecikler’i içinde birer ağırlık noktası teşkil eder, bir ağ oluştururlar… (Benim Ceylan’daki Çehov sevgisinden anladığım şey de aşağı yukarı bu.) Kavakları için endişelenen baba, çocuk ve yumurtası, filmiyle meşgul yönetmen, kasabadan kurtulmaya çalışan genç akraba, sakin anne, Pire Dede… Fakat ‘Mayıs Sıkıntısı’ sadece taşra ‘şiiri’ değildir. O, Nuri Bilge sinemasında, taşranın verdiği çıkışsızlık duygusuyla kötülüğün sessiz sedasız bağdaştırıldığı ilk hikâyedir. Mecbur edildiği domates yükünü bayır aşağı döken çocuk, yarım ağızla verdiği sözden cayan yönetmen, ilk filmdeki tersine çevrilmiş kaplumbağayı yeniden ziyaret… Filmi boydan boya ince bir hat kat’eder; hainlik…
‘Uzak’ (2002), film-içinde-film esprisini bir tür devam filmine dönüştürmekle kalmaz. Hainlik temasını filmin ekseni haline getirir. Film, uzun zaman önce kente kapağı atmış taşralının, taşradan kurtulmaya çalışan genç akrabasını dirsekleyip itmesindeki acımasızlık üzerine değildir sadece. ‘Uzak’, Nuri Bilge filmlerindeki acımasızlık temasını genele bağlayan buluşlarla doludur. Evdeki fare avı sırasında kapana fare yakalandığında filmin iki kahramanı da aynı şekilde davranırlar. Birisi ‘düşünceli’ bir acımasızlıkla, öbürüyse acımayla karışık bir acımasızlıkla. ‘Uzak’ güzel bir filmdir. Filmin ‘psychodelic’ kar sahnelerinde başardığı şey, yabancılık denen hissi kendini bir tür ‘uzay boşluğunda hissetme’ derecesine yükseltmesidir. Bir nevi dindışı öte-yer, ‘Stalker’ hissi…
Tarkovski’ye, şu ya da bu yönetmene referans vermeden seyredebileceğimiz ilk Nuri Bilge filmi belki de ‘İklimler’ (2006). Yazın yoruculuğuyla başlayıp karın ‘temizlik’ hissiyle sona eren bu filmde ilişkileri anlatılan kadınla erkek arasındaki duygusal mevsimler özellikle erkek karakterin memnuniyetsizliğinden payını alır. Ayrılıkla biten yaz tatilinin ardından şehre dönen fotoğrafçı, bir türlü alışamadığı ‘sanat çevreleri’nde debelendikten sonra, tam da ‘sıcak bir yere gitmeyi’ planladığı sahnenin ertesi Kars’a yollanır. ‘İklimler’, erkek kahramanın kendi ‘sahasında’ alamadığı rövanşı romantik bir acımasızlıkla halletmesiyle biter. Kar, filmin son sahnesinde kadın kahramanın içine konacağı bir fanus gibidir. Güzellikle ölümün birleştiği nokta; sivri burunlu çizmelerden nefret eden, İshak Paşa Sarayı’nın en güzel görünüşünü yakalamaya çalışan, güzele de çirkine de vâkıf bir erkeğin intikamı.
Bir sonraki film ‘Üç Maymun’un (2008) garip güzelliği kısmen zehirli bir yeşile boyanmış gibi görünüşündendir. ‘Üç Maymun’, taşradan şehre doğru yolculuk hikâyesinin duraklarından biri değildir. Şehrin kenarında bir ailenin suçla kurduğu ilişkiyi anlatır. Bir suç’un üstlenilmesiyle başlayan film, suçun başka suçlara yol açışını, suç döngüsünün ailenin ve bireylerinin içinde var olan suçluluğu, suç eğilimini harekete geçirişini izler. Hikâye sonunda başa dönecek, suçun ağırlığından onu ancak başka, ‘masum’ birine devretmek yoluyla, yani hainlikle kurtulunabilecektir: ‘Bak, senin de eline biraz para geçer, rahat edersin…’ ‘Üç Maymun’, Nuri Bilge filmleri içinde kolektif, toplumsal bir suçluluğu kurcalamaya en yaklaşan filmdir.
Ceylan’ın bu film için Cannes’da kendisine verilen ödülü alırken başvurduğu zarif formülü, ödülünü ‘tutkuyla sevdiği, yalnız ve güzel ülkesi’ne adayışını ona çok yakıştırırım. Sözünü ettiği ‘ülke’, onun seyircisine neredeyse fiziksel bir gerçeklik olarak hissettirdiği toprak parçasıdır diye düşünürüm. Bu bakımdan bir sonraki filminin adının “Bir Zamanlar Anadolu’da” olması da anlamlıydı.
“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın (2011) büyük bölümü ‘güzel ve yalnız’ bir toprak parçasında, bütün gece süren bir arayışla geçiyor. İnsan kaderlerinin arka planında yol yol, ince ince, insani ya da şeytani hainliklerin gezindiği, arzuyla mucizenin, esirgemeyle şehvetin birbirine karıştığı, taşra ile şehrin ortak bir yoksunluk duygusunda birleştikleri bir ülke resmi. Fakat Nuri Bilge bu resimde bir şeyi atlıyor gibi; ‘güzel ve yalnız’ ikileminde, ‘güzel’e hakkını verirken, ‘yalnız’a daha çok kozmik bir anlam, bir evrensellik atfediyor. Yalnız bir ülkenin daha da yalnız kalmasına yol açan kendini yalıtma eğilimine, yabaniliğine, inatla taşralı kalma, suçlarını içselleştirme, hatta onları haklı çıkarma eğilimine bakmıyor.
Bir filmden talip olmadığı şeyleri isteyemeyiz elbette; ama filmler buna bakmadıkça Nuri Bilge filmlerindeki ‘yalnız’ daha da belirsizleşiyor, hatta bu ülkenin kendi kendine avutma aracı olarak kullanabileceği bir şey haline geliyor: “Ne kadar güzel ve yalnızız!” Nuri Bilge’deki ‘yalnız ve güzel’in ‘şiir’i böyle bir aralıkta duruyor şimdilik. İlerki filmlerini elbette merakla bekliyorum.
Okumaya devam et →