Izgara somon ve onun faydalı yeşilleri

Izgara somon ve onun faydalı yeşilleri

Malzemeler* 220 gr. somon fileto 
* Yarım fincan mısır unu 
*  1 limon 
* 3/4 fincan beyaz şarap 
* Renkli kiraz domates 
* 8 dal taze fesleğen 
* 2 dal taze kekik 
* Çeyrek demet roka 
* Çeyrek demet bebek ıspanak 
* 1 yemek kaşığı zeytinyağı 
* Yarım diş sarımsak 
* Tuz, karabiber 

Hazırlanışı
Somon balığını, mısır unu, tuz ve karabibere bulayın ve ızgarada pişirin. Limonları dilimleyip bir fırın tepsisine dizin. Üzerine somon balığını ve beyaz şarabı ilave edip 180 derece fırında 3-5 dakika pişirin. Kızgın bir tavaya zeytinyağını, ince kıyılmış sarımsağı, kiraz domatesleri, tuz ve biberi atıp 20 saniye kadar sote edin. Altını kapattıktan sonra ıspanak, roka ve fesleğeni ilave ederek 30 saniye kadar tavada çevirin. Domates ve yeşillik karışımını tabağa alın, üzerine fırınlanmış somon balığını koyun. Taze kekik yapraklarıyla süsleyerek servis edin. 

Ispanak: Toksinlerin atılmasına yardımcı olur, kemik gelişimini destekler. 
Roka: İştah açıcı, kan temizleyici, bağışıklık sistemini güçlendirici etkileri var. 
Fesleğen: Yaprakları mide spazmlarına iyi gelir. Keskin kokusu sayesinde solunum yollarını açar, sinüslere iyi gelir.

Tarif: Elele

Okumaya devam et

Ailemle yemekteyim, mutluyum

Ailemle yemekteyim, mutluyum

ANKARA  -  ABD’de Ulusal Bağımlılık ve Madde Kullanımı Merkezi’nin yaptığı araştırmada, ailenin akşam yemeklerini birlikte yemesi ve bu yemeklerin gençlerin sağlığı üzerindeki etkileri incelendi.
İngiliz Independent gazetesinin haberinde, araştırma çerçevesinde incelenen binden fazla gencin yüzde 58’inin, haftada en az 5 defa aileleriyle birlikte akşam yemeği yedikleri gözlendiği kaydedildi.
Araştırmada, haftada 5 ila 7 gün aileleriyle akşam yemeği yiyen gençlerin alkol, sigara ve marihuana kullanma olasılığının haftada 3 kereden az aileleriyle birlikte yemek yiyenlerden 4 kat daha az olduğu ortaya çıktı.
İngiltere’de yapılan geniş çaplı bir araştırma da akşam yemeklerini aileleriyle yiyen çocukların daha mutlu olduklarını gösterdi. Araştırmacılar, haftada en az 3 kere aileleriyle birlikte akşam yemeği yiyen çocukların daha mutlu olduklarının gözlendiğini söylediler. (AA)

Okumaya devam et

‘Heavy metal’ bir aksiyon…

'Heavy metal' bir aksiyon...

Çelik Yumruklar
Orijinal Adı: Real Steel
Yönetmen: Shawn Levy
Oyuncular: Hugh Jackman, Evangeline Lilly, Dakota Goyo, Anthony Mackie

Yoldan geçerken gördüğümüz bir kavgaya durup bakma ‘hissiyatımız’, röntgenciliğimizle mi yoksa aksiyona olan tutkumuzla mı açıklanmalı dersiniz? Evet, röntgenciyiz ama kavganın doğasına da meraklıyız. Baksanıza, sadece insanları değil boğaları, develeri, köpekleri ve dahi horozları da katıyoruz çoğu zaman işin içine ve belki de içimizdeki o ilkel duyguları, ancak böyle tatmin edebiliyoruz… 

‘Atom’
Bu haftanın ‘Büyük prodüksiyon’ kontenjanından huzurlarımıza gelen filmi ‘Çelik Yumruklar’ (Real Steel), boks esprisini robotlar üzerinden üreten ahir zaman aksiyonlarından. Önce kısaca öykü diyelim: Yıl 2020… İnsanlar bokstan sıkılmış, yerine boyları 2.5 metre civarındaki devasa robotları kullanıyor. Ana karakterimiz olan Charlie Kenton, yolunu bu türden robotları gösteri işinde kullanarak para kazanmaya çalışan eski bir boksör. Lakin genellikle para kazanmak yerine oynadığı bahislerde kaybediyor ve uçan kuşa borcu var. Üstüne üstlük borçlarını ödeyemediği için de, hem itibarı yok, hem de yakalandığında güzel bir dayak yiyor. Bu ‘sefil ortam’da umut ışığı, yıllar önce ayrıldığı karısının ölümüyle geliyor. Baldızı Debra, 11 yaşındaki oğlu Max’in vârisi olmak istiyor, zengin kocası Marvin de bu işlem için Charlie’ye el altından 50 bini peşin 100 bin dolar teklif ediyor. Bizimki kaçırır mı, parayı hemen alıyor lakin çift İtalya’ya tatile gidiyor ve bu süre içinde, Max’le ilgilenilmesini istiyor. Bu aşamadan sonra da, öykünün ana hatları beliriyor; süreç içinde baba-oğul yakınlaşıyor, video oyunlarından meseleye hâkim olan Max, bir çöplükte bulduğu eski model robot olan Atom’la, ringlerin yeni efendisi olmaya doğru yol alıyor. 

‘Hey Şampiyon’
Yönetmenliğini son derece vasat filmleri imza attıktan sonra ‘Müzede Bir Gece’ serisiyle az buçuk tanınan Shawn Levy’nin üstlendiği ama ondan öte yapımcılığı Steven Spielberg’ün yaptığı ‘Çelik Yumruklar’, ‘Yırtma yapıştırma’ bir film olmuş. Levy, minik Max’in Atom adlı robotla kurduğu ilişkiyle ‘ET’ye göndermede bulunduklarını ama filmin bir başka referans noktasının ‘Rocky’ olduğunu da belirtmiş. Ama biz yaşı kemale ermiş sinema yazarları öngösterim sonrası adres olarak direkt Franco Zefirelli’nin ünlü klasiği ‘Şampiyon’u (The Champ) gösterdik. Malum, 1979 yapımı film, Türkiye’de de çok kişiyi ağlatmış, baba ile oğul arasındaki o ‘hıçkırıklı’ ilişkiyle birkaç kuşağı derinden sarsmıştı. Ayrıca ‘Çelik Yumruklar’ın Max’inin sarışın olması ve saçlarının küt kesiminin ‘Şampiyon’un ‘TJ’sini, yani o filmle şöhrete kavuşan ama devamını getiremeyen Ricky Schroder’ı fazlasıyla andırması da, bu tezi güçlendiriyor. Zefirelli’nin filmindeki Faye Dunaway’in canlandırdığı annenin yerini de bu kez Charlie’nin uzatmalı sevgilisi Bailey Tallet almış. ‘Düşmüş boksör’ Charlie ise ‘Şampiyon’daki Jon Voight’tan çok Mickey Rourke’lu ‘The Wrestler’ın ‘Randy ‘The Ram’ Robinson’ını çağrıştırıyor.

Düşmanlar yine Rusla Japon
Neyse, bunca gönderme ve çağrıştırmanın yanında ‘Çelik Yumruklar’, kendi içinde belli lezzetlere sahip, heyecan dozu yerinde, öykünün tüm klişe yanlarına rağmen seyir zevki veren bir çalışma olmuş. Lakin bu filmin asıl muhatabı çocuk izleyiciler. Bence filmin en problemli, hatta alttan alta nefret tohumları saçan yanı da burada başlıyor. Atom’un rakibi olan robotların sahibesi Rus kökenli Farra Lemkova, tasarımcıları da Japon kökenli Tak Mashido. Yani yine tehlike ‘Rusya’dan ve Uzakdoğu’dan geliyor. Robotların savaşında bile oyunun kötü rolleri, tarihsel düşmanları yazılmış. Ya ‘içerdeki’ şer odakları? Yan kötücüller ise punk saçlı bir serseriyle Charlie’yi parasını ödemediği için döven ve giyimiyle daha çok Teksaslıları andıran Ricky. Charlie’ye yardım eden alt kültür gruplarındaki iyi ise Finn adlı bir siyah. Toparlarsak Rick, Bush’u hatırlatıyor, Finn ise Obama’yı… Yani konjonktüre uygun karakter dağılımları var. Evet, biliyorum basit bir aksiyonda bu denli ‘derin okumalar’ aramak nafile ama istenirse hikâye böyle de yorumlanabilir. Ayrıca ana kötülerin Rus ve Japon olması ve bunun, çocuklara yönelik bir hikâyeye böyle sızması, bence pek de masum bir hareket değil. 

‘Alt okumalar beni okumaz’ diyorsanız
Sonuç itibariyle Charlie’de Hugh ‘Wolverine’ Jackman’ın sırıtmadığı, Max’te minik Dakota Goyo’nun Ricky Schroder rüzgârı estirdiği (Goyo, yakın zaman önce de ‘Thor’da ‘Şimşek Tanrısı’nın küçüklüğünü canlandırmıştı), Evangeline Lilly’nin de Bailey’de öyküye ‘güzellik kattığı (ki kendisi ‘Lost’un yıldızları arasındaymış, diziyi izlemediğim için bilmiyordum) ‘Çelik Yumruklar’, ağır metallerden hoşlananlar için uygun bir seçim. Bir yanda ‘Transformers’ serisi, bir yanda ‘Somali sorunu’nu (geniş bilgi için bakınız Pınar Öğünç’ün 10 Ağustos 2011 tarihlli ve ‘Somali ikiyüzlülüğü’ başlıklı yazısı) hiç anlamadığını gösteren Vestel reklamları, iriyarı robotlara yeterince aşinayız. ‘Çelik Yumruklar’ bu aşinalığı, geçmişin eski boks filmlerini yeniden harmanlayarak önümüze getiriyor. “İşin alt okumaları beni ilgilendirmez, üstelik Rusu, Japonu kötü göstermek beni bağlamaz, benim düşmanlarım zaten başka” görüşündeyseniz film size 127 dakikalık eğlencelik vaat ediyor. Seçim her zaman olduğu gibi sizin…

Okumaya devam et

Şangay’dan mektuplar

Şangay'dan mektuplar

Şangay
Orijinal Adı: Shanghai Yönetmen: Mikael Hafström
Oyuncular: John Cusack, Li Gong, Chow Yun-Fat, Ken Watanabe

Mikael Hafström dikkatimizi ilk kez 2003 tarihli ‘Ondskan/Şeytana Karşı’ filmiyle çekmişti. 33 yaşındaki bu İsveçli delikanlı, bir yandan aristokrasinin karanlık noktalarının öte yandan da ülkesinin Nazi geçmişinin izini sürüyordu. Daha sonra Clive Owen ve Jennifer Aniston’lu ‘Drailed/Raydan Çıkanlar’ ile Hollywood’a transfer oldu. Ardından ‘1408’ ve ‘The Rite/Ayin’ konuk oldu sinemalarımıza. Yönetmenin ‘Ayin’den daha önce çektiği ve ‘1408’de olduğu gibi başrolünü John Cusack’a verdiği 2010 tarihli filmi ‘Shanghai/ Şangay’ ise bugün vizyonda. ‘Şeytana Karşı’ filmindeki düzeyini bir daha tutturamadığını düşündüğüm Hafström, ‘Şangay’ da belirli bir düzeyin üstüne çıkmayı başarsa da, hem yönetmenin sinematografisindeki düşüşü devam ediyor hem de film kolaj olmaktan öteye gidemiyor. 

Casuslar cenneti
Kahramanımız Paul Saomes, Amerika adına çalışan bir casustur. Şangay’da öldürülen bir casus arkadaşının ölüm nedenini anlamak için bu kente gelen Saomes, kendisini Pearl Harbor baskınına giden sürecin içinde bulur. Bir yanda Japonya’nın işgal hazırlıkları, öte yanda Çinlilerin direnişi, diğer yanda da Batılı ülkelerin çıkarlarını savunma çabaları. Kentin en tehlikeli adamının karısına âşık olmak da cabası… ‘Şangay’ın en büyük derdi, ‘derdini kendince anlatamaması.’ Mesela filmin konusu, hikayeyi ele alma biçimi fazlasıyla ‘Casablanca’yı andırıyor. Ama argo tabirle söylersek ‘çakma’ bir ‘Casablanca’ bu . Öte yandan, filmin aşıkları Paul Saomes ve Anna Lan-Ting’in yan yana geldiği anlardaki atmosferin, müziklerin fazlasıyla Wong Kar-Wai’nin ‘Aşk Zamanı’ filmini çağrıştırdığını da belirtelim.
Öte yandan, 2. Dünya Savaşı sırasında dönen casusluk faaliyetlerine, ABD’nin bağıra çağıra gelen ‘Pearl Harbor’ baskınından kibri nedeniyle neden haberdar olamadığına dair fikirler de edinmiyor değiliz. 

Şangay’dan Iwo Jima’ya
Tuhaf bir biçimde ‘Şangay’ın en zayıf yanı, başrol oyuncusu. Paul Soames karakterini canlandıran John Cusack’ın koşullar gereği oldukça sert bir imaj çizmesi gereken bu rol için fiziksel özellikleri nedeniyle fazlasıyla ‘naif’ kalması. Filmin diğer karakterleri (ki Uzakdoğulu oyuncular) heyecan yaratmıyor değil. Anna Lan-Ting karakterinde Çinli oyuncu Li Gong hem dönemin hem de kentin sunduğu gizemli havayı fazlasıyla yansıtıyor. Oyuncu ‘2046’, ‘Bir Geyşanın Anıları’ ve ‘Altın Çiçeğin Laneti’ filmlerinde de rol almıştı. Karayip Korsanları’nın Kaptan Sao Feng’i Chow Yun-Fat da kentin en büyük mafya lideri Anthony Lan-Ting rolünde başarılı. ‘Son Samuray’, ‘Batman Başlıyor’ ve ‘Başlangıç’ gibi filmleriyle Hollywood’da rüştünü iyice ispatlayan Japon oyuncu Ken Watanabe de filmin diğer artısı. Watanabe filmde denizci bir Japon komutanı olan Tanaka’yı canlandırıyor. Hatırlanacağı gibi oyuncu Clint Eastwood’un Pearl Harbor sonrası ABD- Japonya savaşından bir kesit anlattığı ‘Iwo Jima’dan Mektuplar’ filminde de benzer bir rolde yer alıyordu. Filmin basın gösteriminin ardından yapılan esprilerden biri de “Watanabe, Pearl Harbor baskınından sonra Iwo Jima’ya tayin olmuş galiba” şeklindeydi.
Sonuç, ‘Şangay’ türün sevenleri için fazla bir şey vaat etmiyor. Yine de yukarıda anılan üç oyuncunun (özellikle de Li Gong) hatırına gidilip görülebilir.

Okumaya devam et

Vizyonda bunlar da var

Vizyonda bunlar da var

Çılgın Aptal Aşk
Son yılların yükselen oyuncusu Steve Carell’ın sürüklediği bir ‘orta yaş’ bunalımı filmi. Kırklı yaşlarında, evli ve çocuklu bir adam olan Cal’ın hayatı karısı tarafından aldatıldığını öğrenince altüst olur. Yeni bir hayata adım atmaya karar veren Cal, ‘kadın avcısı’ Jacop ile tanışır ve yeniden gençlik yıllarına döner. Ama karısını ve çocuklarını özlemekten kendini alıkoyamaz. Glenn Ficarra ile John Requa’nın yönettiği filmde Steve Carell’ın yanı sıra Ryan Gosling, Julianne Moore ve Emma Stone başrollerde.

Katilin Yüzü
Julien Magnat’ın yönettiği ‘Katilin Yüzü’nde benzer filmlere hapsolan Milla Jovovich başrolde. Diğer oyuncular ise Sarah Wayne Callies ve Julian McMahon. Bir gece evine dönerken sokakta bir cinayete şahit olan Anna, kaçmaya çalışırken katil tarafından saldırıya uğrar. Gözlerini hastanede açan Anna, çevresindeki insanları tanıyamadığını fark eder. Yüz körlüğü olarak da bilinen Prosopagnozi hastalığına yakalanmıştır. Kimseyi tanıyamayan Anna’nın hayatı tam bir kaosa dönüşmüştür.

Okumaya devam et

Nuri Bilge’nin ‘güzel ve yalnız’ı

Nuri Bilge'nin 'güzel ve yalnız'ı

Rampa Galerisi’ndeki sergisinde Ergin Çavuşoğlu’nun siyah-beyaz bir film işi var. Robert Bresson’un ‘Eşeğimiz Balthazar’ının bir özeti. Bresson’un Fransız kırsalında bir eşek üzerinden anlattığı, canlıların kaderi (ve kederi) hikâyesinin Anadolulu bir eşek üzerinden anlatılışı. Çavuşoğlu’nun Bresson’la aşık atma cüreti bir yana, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kasaba’ (1997) filmi olmasa, böyle bir film yapılmayabilirdi. 

Ceylan kasabayı bir konu (şairane bir konu) olarak Türk sanatçılarının gündemine yeniden sokan en önemli, hatta belki de tek sanatçı. Ona gelinceye kadar, sinemamızda gitmesek de görmesek de bizim olan köyler vardı, ama (Atıf Yılmaz’ın ironik kasabaları dışında) ‘şehre- yakın- ama-şehir-olmayan- o yer’, yani kasaba pek yoktu. ‘Kasaba’, dublajındaki acemiliğe, hikâyesini farklı anlatmak istemesindeki olmamışlığa rağmen güzel imgeler barındırır. Esas problemi de budur; daha çok bir güzel fotoğraf gösterisi olması. (Ceylan’ın filmleri fotoğrafçı kahramanlar, fotoğrafçı arkadaşlarla sohbet sahneleri vb. ile dolar taşar.) 

Ceylan’ın ikinci uzun metrajlı filmi ‘Mayıs Sıkıntısı’ (1999) ise, yönetmenin farklı hikâye arayışının başarılmış bir örneğidir. Bir önceki filmin, ‘Kasaba’nın çekiliş süreci çerçevesinde gelişen ‘Mayıs Sıkıntısı’, güzel fotoğrafları dolu ‘an’lara dönüştürür. Filmde alışılmış hikâye yoktur, ama kahramanlar kendi endişeleri, ‘hikâyecikler’i içinde birer ağırlık noktası teşkil eder, bir ağ oluştururlar… (Benim Ceylan’daki Çehov sevgisinden anladığım şey de aşağı yukarı bu.) Kavakları için endişelenen baba, çocuk ve yumurtası, filmiyle meşgul yönetmen, kasabadan kurtulmaya çalışan genç akraba, sakin anne, Pire Dede… Fakat ‘Mayıs Sıkıntısı’ sadece taşra ‘şiiri’ değildir. O, Nuri Bilge sinemasında, taşranın verdiği çıkışsızlık duygusuyla kötülüğün sessiz sedasız bağdaştırıldığı ilk hikâyedir. Mecbur edildiği domates yükünü bayır aşağı döken çocuk, yarım ağızla verdiği sözden cayan yönetmen, ilk filmdeki tersine çevrilmiş kaplumbağayı yeniden ziyaret… Filmi boydan boya ince bir hat kat’eder; hainlik… 

‘Uzak’ (2002), film-içinde-film esprisini bir tür devam filmine dönüştürmekle kalmaz. Hainlik temasını filmin ekseni haline getirir. Film, uzun zaman önce kente kapağı atmış taşralının, taşradan kurtulmaya çalışan genç akrabasını dirsekleyip itmesindeki acımasızlık üzerine değildir sadece. ‘Uzak’, Nuri Bilge filmlerindeki acımasızlık temasını genele bağlayan buluşlarla doludur. Evdeki fare avı sırasında kapana fare yakalandığında filmin iki kahramanı da aynı şekilde davranırlar. Birisi ‘düşünceli’ bir acımasızlıkla, öbürüyse acımayla karışık bir acımasızlıkla. ‘Uzak’ güzel bir filmdir. Filmin ‘psychodelic’ kar sahnelerinde başardığı şey, yabancılık denen hissi kendini bir tür ‘uzay boşluğunda hissetme’ derecesine yükseltmesidir. Bir nevi dindışı öte-yer, ‘Stalker’ hissi… 

Tarkovski’ye, şu ya da bu yönetmene referans vermeden seyredebileceğimiz ilk Nuri Bilge filmi belki de ‘İklimler’ (2006). Yazın yoruculuğuyla başlayıp karın ‘temizlik’ hissiyle sona eren bu filmde ilişkileri anlatılan kadınla erkek arasındaki duygusal mevsimler özellikle erkek karakterin memnuniyetsizliğinden payını alır. Ayrılıkla biten yaz tatilinin ardından şehre dönen fotoğrafçı, bir türlü alışamadığı ‘sanat çevreleri’nde debelendikten sonra, tam da ‘sıcak bir yere gitmeyi’ planladığı sahnenin ertesi Kars’a yollanır. ‘İklimler’, erkek kahramanın kendi ‘sahasında’ alamadığı rövanşı romantik bir acımasızlıkla halletmesiyle biter. Kar, filmin son sahnesinde kadın kahramanın içine konacağı bir fanus gibidir. Güzellikle ölümün birleştiği nokta; sivri burunlu çizmelerden nefret eden, İshak Paşa Sarayı’nın en güzel görünüşünü yakalamaya çalışan, güzele de çirkine de vâkıf bir erkeğin intikamı. 

Bir sonraki film ‘Üç Maymun’un (2008) garip güzelliği kısmen zehirli bir yeşile boyanmış gibi görünüşündendir. ‘Üç Maymun’, taşradan şehre doğru yolculuk hikâyesinin duraklarından biri değildir. Şehrin kenarında bir ailenin suçla kurduğu ilişkiyi anlatır. Bir suç’un üstlenilmesiyle başlayan film, suçun başka suçlara yol açışını, suç döngüsünün ailenin ve bireylerinin içinde var olan suçluluğu, suç eğilimini harekete geçirişini izler. Hikâye sonunda başa dönecek, suçun ağırlığından onu ancak başka, ‘masum’ birine devretmek yoluyla, yani hainlikle kurtulunabilecektir: ‘Bak, senin de eline biraz para geçer, rahat edersin…’ ‘Üç Maymun’, Nuri Bilge filmleri içinde kolektif, toplumsal bir suçluluğu kurcalamaya en yaklaşan filmdir. 

Ceylan’ın bu film için Cannes’da kendisine verilen ödülü alırken başvurduğu zarif formülü, ödülünü ‘tutkuyla sevdiği, yalnız ve güzel ülkesi’ne adayışını ona çok yakıştırırım. Sözünü ettiği ‘ülke’, onun seyircisine neredeyse fiziksel bir gerçeklik olarak hissettirdiği toprak parçasıdır diye düşünürüm. Bu bakımdan bir sonraki filminin adının “Bir Zamanlar Anadolu’da” olması da anlamlıydı. 

“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın (2011) büyük bölümü ‘güzel ve yalnız’ bir toprak parçasında, bütün gece süren bir arayışla geçiyor. İnsan kaderlerinin arka planında yol yol, ince ince, insani ya da şeytani hainliklerin gezindiği, arzuyla mucizenin, esirgemeyle şehvetin birbirine karıştığı, taşra ile şehrin ortak bir yoksunluk duygusunda birleştikleri bir ülke resmi. Fakat Nuri Bilge bu resimde bir şeyi atlıyor gibi; ‘güzel ve yalnız’ ikileminde, ‘güzel’e hakkını verirken, ‘yalnız’a daha çok kozmik bir anlam, bir evrensellik atfediyor. Yalnız bir ülkenin daha da yalnız kalmasına yol açan kendini yalıtma eğilimine, yabaniliğine, inatla taşralı kalma, suçlarını içselleştirme, hatta onları haklı çıkarma eğilimine bakmıyor. 

Bir filmden talip olmadığı şeyleri isteyemeyiz elbette; ama filmler buna bakmadıkça Nuri Bilge filmlerindeki ‘yalnız’ daha da belirsizleşiyor, hatta bu ülkenin kendi kendine avutma aracı olarak kullanabileceği bir şey haline geliyor: “Ne kadar güzel ve yalnızız!” Nuri Bilge’deki ‘yalnız ve güzel’in ‘şiir’i böyle bir aralıkta duruyor şimdilik. İlerki filmlerini elbette merakla bekliyorum.

Okumaya devam et

Orta yaş hezeyanları Steve Carell’ın işi

Orta yaş hezeyanları Steve Carell'ın işi

‘Dan in Real Life / Şamar Oğlanı’nda rutin hayatı sekteye uğrayınca serinkanlılığı elden bırakmak durumunda kalan bir babaydı. ‘Little Miss Sunshine’da ise partnerini yitirince yaşam arzusunu kaybeden gay bir entelektüel. 

Artık her tür orta yaş krizinin perdedeki temsilcisi olma yolunda ilerleyen Steve Carell, yeni filmi ‘Crazy, Stupid, Love / Çılgın Aptal Aşk’ta da aynı yolun takipçisi. Beklenmedik bir durumda ne yapacağını bilemez hali, donuk bakışları ile şaşkınlığı aynı andan yansıtabilme yeteneği, Carell’ın dayanak noktası. Özellikle, Julianne Moore tarafından canlandırılan eşinin boşanmayı istediğini açıklamasıyla girdiği trans, Carell’ın orta yaş krizine getirdiği yorumun özeti gibi. Şaşkın bakış, yersiz hareketler birbirini takip ediyor. Ama Carell’ın donuk ama bir o kadar da komik ifadesi hiç kesilmiyor. Neyse ki bu filmde de Carell’ın kendine özgü bu enerjisi akacak damar buluyor. 

Romantik komedi klişelerinden, tekrar gençliğine dönüp ‘erkekliğini’ hatırlamak durumunda kalan iyi aile babası karakteri Carell’a cuk oturuyor. Onu çapkınlık dersleriyle tekrar kendine getirme görevini üstlenen ‘delikanlı’ rolünde Ryan Gosling’in, kendi kendisiyle dalga geçtiği performansı, Julianne Moore’un büyük küçük fark etmeden her rolde parlayabilme yeteneği, ‘Çılgın Aptal Aşk’ın diğer meziyetlerinden. Belki duygusal anlarda bir-iki indie şarkı ‘patlatıp’ gidişatta bildik bir yol tutturan ‘lo-fi’ romantik komedilerden sıkılmış olabilirsiniz. Bazen ‘Çılgın Aptal Aşk’ta olduğu gibi bir örnek geliyor, izlenesi performansların bir romantik komedide gidişat gibi meselelerden daha önemli olduğunu hatırlatıyor.

Okumaya devam et

Portakal’ın yıldızı ‘Güzel Günler Göreceğiz’

Portakal'ın yıldızı 'Güzel Günler Göreceğiz'

Gecede en iyi yönetmen ödülünü ‘Geriye Kalan’ ile Çiğdem Vitrinel alırken, ‘özel jüri ödülü’ ise Nar’ın oldu. Festivalin iddialı filmlerinden Behzat Ç. ise Erdal Beşikçioğlu’nun kazandığı ‘erkek oyuncu’ ödülü ile yetinmek zorunda kaldı. Kadın oyucu ödülü ise ‘Geriye Kalan’ filmindeki performansıyla Devin Özgür Çınar’a gitti. Festivalin ‘akçeli’ ödüllerinden birisi olan senaryo ödülü ise ‘Güzel Günler Göreceğiz’ filminin senaristi Emre Kavuk’un oldu. 

‘Zenne’nin yönetmenleri M. Caner Alper ve Mehmet Binay’ın SİYAD ödülünü almak üzere sahneye çıktıklarında yaptıkları konuşma ise büyük alkış aldı. Filmin hikayesini kaynaklık eden Ahmet Yıldız’ın anısını canlı tutmak istediklerini anlatan yönetmenler, Kültür Bakanlığı’nın iki yıl önce filme destek vermediğini ifade etti. Yönetmenler, “Bu ödül içimizdeki adalet umudunu artırıyor. Artık kimliklerimizi saklamadan yaşayabileceğimiz bir Türkiye hayal ediyoruz” diye konuştu.

Yarışmada bu yıl ödül kazananlar şöyle:
Ulusal Uzun Metraj:
En İyi Film: Güzel Günler Göreceğiz (Hasan Tolga Pulat)
En İyi İlk Film: Zenne (Caner Alper-Mehmet Binay)
En İyi Yönetmen: Çiğdem Vitrinel (Geriye Kalan)
En İyi Senaryo: Emre Kavuk (Güzel Günler Göreceğiz)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Kenan Korkmaz (Lüks Otel) – Norayr Casper (Zenne)
En İyi Müzik: Frank Schreiber, Hemin Derya (Yürüyüş)
En İyi Kadın Oyuncu: Devin Özgür Çınar (Geriye Kalan)
En İyi Erkek Oyuncu: Erdal Beşikcioğlu (Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Tilbe Saran (Zenne) – Nesrin Cavadzade (Güzel Günler Göreceğiz)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Erkan Avcı (Zenne)
En İyi Kurgu: Kalendar Hasan (Güzel Günler Göreceğiz)
En İyi Sanat Yönetmeni: Giyasettin Şehir (Yürüyüş)
Behlül Dal Jüri Özel Ödülü: “En İyi Film” Lüks Otel, “En İyi Müzik” Ömer Erciyes (Lüks Otel), “Çocuk Oyuncular” Okan Koç (Öngörüye Ağıt), Yusuf Berkan Demirbağ (Can), Abdullah Ado ve Nujiyan Kilgi (Yürüyüş)
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Canavarlar Sofrası (Ramin Matin)
Kadınlar Jürisi Özel Ödülü: Nar (Ümit Ünal)
Antalya Kent Konseyi Seyirci Ödülü: Can (Raşit Çelikezer)

Uluslararası Uzun Metraj: 
En İyi Film Ödülü: “On the Edge – Sınırda” (Leila Kilani)
Uluslararası Uzun Metraj Jüri Özel Ödülü: Welcome to Germany – Almanya (Yasemin Samdereli)
Gençlik Jurisi Ödülü: “Goodbye – Güle Güle” (Mohammad Rasoulof)

Belgesel Ödülleri: 
En İyi Belgesel Film Ödülü: Bedensiz Ruhlar (Sabite Kaya)
En İyi İlk Belgesel Film Ödülü: Oğlunuz Erdal (Tunç Erenkuş) – Geçmiş Mazi Olmadı (Mehmet Özgür Candan)
Jüri Özel Ödülü: Arabeks (Gökhan Bulut ve Cem Kaya)
Jüri Özel Ödülü: Kadim (Okan Avcı)

Kısa Film Ödülleri: 
En İyi Kısa Film Ödülü: Dua (Tuna Balkan)
Jüri Özel Ödülü: Kırmızı Alarm (Emre Akay)
Jüri Özel Ödülü: İnfantil Amnezi (Can Mengilibörü)

SİYAD Ödülleri: 
En İyi Ulusal Uzun Metraj: Zenne (Caner Alper , Mehmet Binay)
En İyi Uluslararası Uzun Metraj: Goodbye – Güle Güle (Mohammad Rasoulof)

Halkın Portakalı:
 
Rengim-Rengim Grubu 

Okumaya devam et

Altın Portakal bonus gibi oldu

Altın Portakal bonus gibi oldu

Ödül almak nasıl bir duygu? 
Benim çok severek ve inanarak yaptığım bir işti. Sonunda ödül almak bonus gibi oldu. Gerçekten çok sevinçliyim. Çiğdem de ödül aldığı için ayrıca sevinçliyim. Gerçekten iyi bir yönetmen. 

İlk başrolünüzde ödül bekliyor muydunuz? 
İlk başrolle ödül almak güzel bir şey. Çok beklemiyordum açıkçası. Senin dışında herkes bir şekilde seni beklentiye sokmaya çalışıyor. Onun için açıkçası şaşırdım ve mutlu oldum. İşime karşı motivasyonumu kuvvetlendirdiğini söyleyebilirim. 

‘Gönül Yarası’ndan sonra ilk filminiz. Neden bu kadar ara verdiniz ve neden bu film oldu? 
Sinema biraz farklı bir şey. İnsan bir film yapıyorsa kendini iyi hissetmek istiyor. Benim için öyle. O yüzden de denk gelen bir şey olmadı. Bu filmin senaryosunu okudum. Çiğdemlerle tanıştım. Ortak dertlerimiz var hayatla ilgili. Hem birey olarak hem de kadın olarak. 

Senaryoyu okuduğunuzda nasıl bir film şekillendi kafanızda, izlediğiniz filmle okuduğunuz senaryo örtüşüyor muydu? 
Kafamda çok bir şey canlanmadı. Zaten çekimler sırasında yaklaşımını anlamıştım. Benim okuduğum zaman anladığım şey, belki de birbirlerinin yerinde olmak isteyecek olan ama ikisi de kendi cehennemlerini yaşayan, sistem yüzünden sıkışıp kalmış iki kadın. Ve suçluyu başka yerde arayan bir kadın var. Bunun içinde tabii ki başka katmanlar da var. Sevmek meselesini araştıran da bir film olduğunu düşünüyorum. Sevmekle uzaktan yakından ilgisi olmayan şeylerin ‘sevgi’ diye kabul edildiği bir dünyayı da anlatıyor. Evli bir kadının mutsuz olmasına rağmen evliliğini sürdürmeye çalışması, diğer tarafta mutsuz olduğu için kocasından ayrılan ama özgürlüğü de sonuna kadar savunacak güçte olmayan iki kadın var. Kadınların şikâyet ettiği erkek prototipine uyan da bir adam vardı. 

Film yalnızca erkek dünyasını değil, ele aldığı kadınları da eleştiriyor. Filmin dengesini kurabildiğini düşündünüz mü? 
Ben filmin içinden birisiyim. Sıfır bir gözle ne düşünülür bilemem ama Çiğdem’in öyle bir yaklaşımının olmadığını biliyorum. Tabii o da bir yerden bakıyor yönetmen olarak ama ben o gözün mümkün olduğunca objektif olduğunu düşünüyorum. 

Ödül sizi yeni filmler için motive eder mi? 
Bu film güzel giden bir işti. Yine güzel bir iş olduğu sürece oynamayı çok isterim. İşimi çok seviyorum, sinemayı çok seviyorum. Ama ödül almam çok fazla filmde oynayacağım anlamına gelmiyor. Güzel işler olursa oynamak isterim. İnşallah Çiğdem gibi iyi anlaştığım insanlarla çalışma fırsatım olur.

Okumaya devam et

Ödül sorumluluk da yüklüyor

Ödül sorumluluk da yüklüyor

İlk filminizle Altın Portakal’dan ‘En İyi Yönetmen’ ödülü almak nasıl bir duygu? 
Tabii ki çok keyifli bir şey insanın ilk filmiyle yönetmen ödülü alması. Gurur verdi gerçekten. Bir taraftan da insanı geriyor. İkinci ve üçüncü filmler için güçlü bir şey yapma sorumluluğu hissediyorum. Sinemamın yolunu açacak bir destek olarak görüyorum. 

Peki ilk kez katıldığınız festivalin genel ortamını nasıl buldunuz? 
İlk defa bir filmimle festivale katıldım. Antalya bu yıl çok konuşuldu. Çok fazla ilk film vardı. Yeni yönetmenler yarıştılar. Bir anlamda hoştu. Filmleri genel olarak değerlendirmeyi istemem. Ama ‘Zenne’ ve ‘Nar’ın iyi film olduklarını düşünüyordum. Ama sanırım genç yönetmenlere destek vermek gibi bir yönelim olmuş. Bu iyi bir şey olarak değerlendirilebilir. 

Oyuncunuz Devin Özgür Çınar da ‘En İyi Kadın’ oyuncu ödülünü aldı… 
Hak ettiğini düşünüyorum. İki kadın karakterim için de aynısını düşünüyorum. Aslında Devin geldiğinde benden daha tecrübeliydi. Ben ilk filmimi çekiyordum. Bana güvenmesi ve katılması hoştu. Devin senaryolarında çok seçici ama bizim böyle bir problememiz olmadı. 

Konsepti ‘kadın’ olan, jürileri ‘kadınlardan’ oluşan bu yılki yarışmanın tek kadın yönetmeni sizdiniz ve filminizde kadınlara dair. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Çok rastlantısal bir şey oldu. Film adına olumlu mu olumsuz mu oldu çok kestiremiyorum. Çok fazla altı çizildi ‘kadın’ temasının. Ama bir yandan bu temayı da önemsiyorum. Bazı yıllarda hiç kadın yönetmen bile yoktu. Benim durumun niye bu kadar az kadın yönetmen var sorusunu da sordurdu bir yerde. 

Türkiye’de sinemada kadın hikâyelerinin azlığına da bir şikâyet konusudur. Siz bunu neye bağlıyorsunuz? 
Biraz kadın yönetmenlerin azlığıyla da ilgili. Sonuçta erkekler neyi iyi biliyorlarsa onu anlatıyorlar. Tabii istisnalar var ama hayatla ilgili nerede duruyorsa onun hikâyesini anlatıyor. Kadın yönetmenler niye anlatmıyor, aslında şu yüzden: Bu bütün bir toplumun işleyişiyle ilgili bir durum. Kadınlar çok yalnızlar. Mesela “Çocukları nasıl büyüteceğiz” sorusunun yanıtı tamamen kadına ihale edilmiş durumda. Yani toplumsal bir sorun. Diğerleri niye yapmıyor bilmiyorum, ama ben hayatla ilgili ne anlatırsam anlatayım, kadınlar üzerinden anlatmayı tercih edeceğim. 

Filmde de kadın hikâyesi bıçak sırtı gidiyor. Erkek karakter kadar kadın karakterleri de eleştiriyor. Yazarken bu dengeyi nasıl tutturdunuz? 
Kadınların hem mağduriyetlerine hem de korkularına değinmek istedim. Buradaki kadınlar temel ihtiyaçlarını erkeklerle giderdikleri için bir korku durumu oluyor ve bu kadını zalimleştiriyor. Öteki kadını yolundan çıkarmaya çalışıyor. Sanki ortada bir pasta var ve birbirlerini iteleyerek ilerlemeye çalışıyorlar. Aslında film şunu söylüyor: “Bir muhtaçlık ortamında gerçek bir sevgi ve aşk ilişkisinden söz edemezsiniz.” O yüzden bir aşk filmi değil. 

Etkisinde kaldığnız, ilham aldığınız yönetmenler var mı? 
Haneke var mesela.Ama çok etkilendiğim film kadın hikâyelerinden gelmedi. En çok etkilendiğim Costa Gavras’ın ‘Ölümcül Çözüm’ filmi oldu. Kapitalist sistemin içinde beyaz yakalı bir adam, aynı iş için kendisine rakip olan bütün adamları öldürür. Pastanın büyüklüğü bellidir ve diğer adayları öldürmesi gerekir. Bu duygu Sevda karakterinde de var çünkü o da kendi pastasını korumak istiyor. 

Ahmet Uluçay ve Yeşim Ustaoğlu’yla çalıştınız, neler kazandırdı? 
Yeşim Ustaoğlu’yla çalışmak her anlamda çok önemliydi. Oradaki duruşu, tavrı, güçlü sinema dili… Benim için çok besleyiciydi. Senaryo ve kurgu aşamalarında da çok kritik noktalarda yardımı olmuştur. Ahmet Uluçay ise aslında bu işi yapmak istiyorsanız ve iyi bir hikâyeniz varsa hiçbir mazeretinizin olmadığını göstermesi açısından önemliydi benim için.

Okumaya devam et