‘Sınır ekonomisi’ diye adlandırılabilecek bir çağa girdik. Ekonomik büyümenin eski ve kolay kaynakları kurudukça, daimi dinamizm ve refah ihtimali hiç olmadığı kadar teknolojik sınırları keşfeden ve genişleten öncü girişimci yeni şirketlere bağlı. Bu da ulusal ekonomileri, suni engelleri kaldırıp rekabete açılmak yönünde sürekli bir baskı altına sokuyor. Diğer bir deyişle, ekonomik büyüme arayışlarında ülkeler ekonomilerini daha girişimci hale getirmek zorunda.
Girişimci zihniyete sahip ekonomilerde birçok yeni istihdam alanının beş yıldan daha genç şirketlerden geldiği bir dönemde, dünyanın ve ideolojik yelpazenin dört bir köşesindeki siyasi liderlerin şu an yeni şirket kuruluşlarını teşvik etmenin yollarını arayarak ekonomilerini canlandırmaya çalışması hiç şaşırtıcı değil. Bu, büyümeyle istihdam yaratmaktan oluşan ikiz zorlukla başa çıkmak yönünde bir strateji.
Yaratıcı yıkım kavramı
‘Sınır ekonomisinin’ bu yeni cesur dünyası, bütün dünya için önemli bir kalkış noktası teşkil ediyor. Kalkınmakta olan ülkelerin (ve bilhassa Kenya, Nijerya, Vietnam, Kolombiya, Romanya ve Kazakistan gibi gerçek sınır ekonomilerinin) tersine, kalkınmış dünyanın işinin kolay olduğu düşünülürdü hep. Sağlam kurulmuş ve bilenmiş ekonomileriyle, aynısını yapmak konusunda çok fazla endişe edecek bir şeyleri yoktu. Artık öyle değil. Gerçekte bir ülke daha zengin hale geldikçe, ekonomik geleceği de o kadar belirsiz hale geliyor.
İstikrar ve güvenlik arayışında olduğumuz bir dönemde, paradoksal bir anlayış ortaya çıkıyor: İlerlememizi sürdürmemiz için eski olandan uzaklaşıp yeni olana açılmamız gerek.
Elbette bu büyük anlayış, ilkin yaratıcı yıkım kavramı çerçevesinde Joseph Schumpeter tarafından formüle edildi. Onun fikirleri içinde bulunduğumuz döneme tam denk düşüyor –fakat eski ekole mensup siyasetçilerden pek rağbet görmüyor. Onlar hâlâ ‘işlerinin’ güçlü olanı ve köklü şirketleri korumak olduğunu düşünüyor. Bu mevcut işleri koruyabilir de korumayabilir de –fakat birçok başka iş potansiyelini yok ettiğine kuşku yok. Bugüne kadar yaratıcı yıkımın savunucuları, yaygın olarak vahşi kapitalizmin destekçileri ve ötesinde, iflah olmaz muhafazakârlar olarak görüldü. Bu, bana her daim anlaşılmaz gelmiştir. Dünyanın bugün çevreden sağlığa, enerjiden eğitime, karşı karşıya olduğu sorunların gerçek boyutuna dair kavrayışı olan herkes, yeni yaklaşımlar sergilemenin gerektiğini kabul ediyor.
Öngörülen değişiklikleri, hatta ve bilhassa genelde ideolojik sol tarafından tanımlanan değişiklikleri elde etmek için Schumpeter’in fikirlerinin sağlıklı bir dozda siyasi sürece ve ekonomiye uygulanmasını umut etmek gerekiyor. Bu değişiklikleri isteyen sosyal kuvvetler için (ve şaşırtıcı biçimde gerçek girişimciler için de) ‘özel’ çıkarların gücü, hem ekonomik dirilmenin hem toplumsal ilerlemenin önünde duran şeydir.
Apple örneğine bakmak
Öte yandan merkezin sağındaki kamp, iki asırdan fazla süren daimi kalkınmanın ardından müstakbel büyümenin daha eski ve önceden planlanmış doğrusal büyüme modellerini izlemeyeceğini kabul etmek zorunda.
Peki ya gençler? İş bulup bulamayacaklarına dair genel bir belirsizlik hissiyatına sahipler. Aynı zamanda teknolojik ve sosyal yeniliklerin sınırlarının iyice ileri gittiği bir nesle mensuplar. Teknolojik gelişmelerin soyut veya son derece katı olduğu uzun yılların ardından yeni fikirlere ve paradigmalara açıklar. Sosyal medyanın ve diğer düşük maliyetli haber ağlarının küresel çapta hızla benimsenmesi de merkezsizleşmiş, fakat daha etkili ve birbiriyle bağlantılı karar alım sürecini teşvik ediyor.
Bunun gerçeğe dönüşmesi ve yeni refah kaynaklarına akması için bizler (gençler, girişimciler ve siyasi liderler hep birlikte) geniş bir iyi işleyen, gerçekten rekabetçi piyasa silsilesine dayanmalıyız. Ve aynı zamanda girişimci yeniliklere da açık olmalıyız. Bu, sadece yeni şirketler için geçerli değil. Apple örneği, sağlam temeli olan şirketlerin bile gerçekten başarı kazanmak için yaratıcı yıkımla iştigal etmeye ve şirketi yukarıdan aşağıya yeniden keşfetmeye istekli olması gerektiğini gösteriyor.
Bütün bunları akılda tutarak, Küresel Girişimcilik Haftası (14-20 Kasım) dünyanın her köşesindeki insanlara yeni başlayanlar ve yenilikçiler olarak potansiyellerini keşfetmelerinde yardımcı oluyor –müstakbel ekonomik büyümenin itici gücü olarak parlak yeni fikirleri bulup geliştirmek noktasında rekabete girecek olan insanlar bunlar. Joseph Schumpeter’in ilk kez 1942’de dile getirdiği temel düşüncesi, hiç bugünkü kadar geçerli olmamıştı. (ABD’deki Ewing Marion Kauffman Vakfı’nın başkanı ve CEO’su, Radikal’e özel yazı)